saz1.jpg
saz1.jpg
saz2.jpg
saz2.jpg
saz3.jpg
saz3.jpg
sazz1.JPG
sazz1.JPG

GÜNER ÖZKAN

            İZMİR DEVLET KLASİK TÜRK MÜZİĞİ KOROSU MÜDÜRÜ

            1944 yılında Burdur’un Gölhisar ilçesinde doğdu. İlk öğrenimini Gölhisar ve Denizli’de, orta öğrenimini, Burdur, Afyon, Bursa, İstanbul’da tamamladı. 1970-1971 öğretim yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu. Konya Atatürk Kız Lisesi’nde resim öğretmeni iken Milli Eğitim Bakanlığınca ihtisas yapmak üzere İspanya’ya gönderildi. Madrid “Escuela de Cerdmica“ de  seramik öğrenen Özkan, döndükten sonra Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Seramik-Modelaj öğretmenliği yaptı. Daha sonra Konya Kültür Müdürlüğü, Turizm Bölge Müdürlüğü görevlerinde bulunan Güner Özkan halen Kültür Bakanlığı İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir. 20 yıldır, geleneksel Türk Enstrümanları konusunda araştırmalar yapan Özkan’ın bu konuda 100 değişik enstrümandan oluşan zengin bir koleksiyonu bulunmaktadır.

            Amerika, İtalya, Almanya Belçika, Fransa Japonya ve Çin’de sergiler açan, bilimsel kongrelere katılarak, Türk Musikisi ve Enstrümanları konusunda bildiriler sunan Özkan, Kültür Bakanlığı Edirne Devlet Türk Müziği Şefi Dr. Ayhan Sarı ile birlikte İzmir Radyosu’nda, FM Radyo 2’de her hafta, Cumartesi günler saat 13.30’da “Geçmişten Günümüze Çalgılarımız“ konulu, belgesel niteliğinde bir program yapmıştır.

            GELENEKSEL TÜRK ÇALGILARI

            DOĞUŞU

            İlk İnsanın Tanrı’ya dualarını iletmede yardımcı olarak sesin yanında başka bir araca ihtiyaç duyması sonucunda çalgı kullanımı ortaya çıktı. Bunlar iki taşın, iki sopanın, kemik parçalarının veya ses çıkartabilen herhangi bir eşyanın birbirlerine vurulması veya sürtünmesi ile ortaya çıkan ilkel çalgılardır. İki ayrı çanağın farklı sesler verdiğinin farkına varılması, vurmalı çalgılarda ses yüksekliği bilincini beraberinde getirdi. İlk telli çalgıların atasının ise bir av aleti olarak kullanılan okun yayı olduğu, kuvvetle tahmin edilebilir. İkinci aşamada bu yayın volümünü çoğaltmak amacıyla yay ortasına veya alt tarafına kaplumbağa kabuğu, su kabağı, Hindistan cevizi gibi tını kutuları eklendi. Üçüncü aşamada tek ses yeterli gelmeyerek tel sayısı artırıldı. Yani tel boyunun kısaltılarak değişik sesler üretme ortaya çıktı. Daha sonra perde bağları eklendi. Çalgıcının öyküsünü dört safhada dile getirirken bu safhaların insanlığın yüzyıllarını aldığı unutulmamalıdır.

Bu safhalardan sonra çalgılar genel olarak iki sınıfta değerlendirilebilir.

             A-  Uzun saplı küçük gövdeliler

             B-  Kısa saplı büyük gövdeliler

Bu genel oluşumun ardından çalgılar sahip oldukları ulusların karekterleri ile,ince   duygularıyla, folklorik özellikleri ile yoğrularak çeşitli biçim ve şekillere bürünmüşler, ama en önemlisi kullandıkları müziğin ezgisel yapısını ve tanısını yansıtır, duruma gelerek çeşitlenmiştir.

ÜFLEMELİ ÇALGILAR

            Üflemeli çalgılar bütün dünyada olduğu gibi Türk’lerde de vurmalı çalgılardan sonra gelişme göstermiştir.Üflemeli çalgılara somut ve belgesel olarak az farklılıklarla tarihte ilk kez Sümerler zamanında rastlanıyor.

            Bilindiği gibi, iliksiz kaval kemiği, içi boş boynuz veya kamış parçası üflendiği zaman ses vermektedir. Üflemeli çalgılardan Türk dünyasında en yaygın ve eski çalgı değişik boy ve tipte farklı malzemeler kullanılarak yapılan kavallardır.

            Kavalla ilgili pek çok hikaye ve efsane dilden dile yaşayıp gelmiştir. Bir kavalcı : “kaval cennetten çıkmış, koyun da cennetten çıkmış. Hiçbir çalgı koyunu cennetten çıkaramamış. Sonunda evliyalığa eren çobana demişler ki : şu kavalı al, hiç ardına bakmadan çala çala cennetin kapısından yürü, koyunlar ardından gelir. Çoban kavalı çalarak yürümüş, ardından bütün koyunlar sökün etmiş. Bir iki gün böylece yol almış fakat arkasına bakar bakmaz sürünün ardı o an kesilmiş. Meğer cennetin içinde bir koç kalmış, çoban bakar bakmaz cennetin kapısı kapanmış. Koç ta içerde kalmış. Eğer böyle olmasaymış koçların boynuzları gümüş olacakmış.

            Türk üflemeli çalgıları söz konusu olduğunda Klasik Türk Musikisi’nde özellikle Mevlevi musikisinde çok önemli yeri olan “ney”dir. Aslı bir çeşit budaklı kamış olan basit görünüşlü “ney” in zengin bir melodi imkanı vardır. Dört parmak genişliğindeki aralıklarla dokuz kısa boğumdan meydana gelen neyler, perde delikleri ve boylarına göre , “grifit, bol aheng, davul, mansür, şah yıldız battal” gibi isimler almıştır.24 çeşit ney vardır.

            Türk’lerin kullandığı ve halen kullanılmakta olan üflemeli çalgılardan biri de “zurna” dır. Hemen hemen Türkiye’nin her bölgesinde davulla birlikte çalınır. Tiz sesli olanlarına “cura zurna”, orta volümlü olanlarına “ortak zurna” kalın sesli olanlarına “baz” denir.

            Türk üflemeli çalgılardan Toroslarda ve Teke bölgesinde yaygın olarak kullanılan ve dünyanın en küçük üflemeli çalgısı olan “sipsi”(çift kanı) 15-18 cm boyunda 0.5 kalınlığında kamıştan yapılır. Ucuna takılan yine kamıştan yapılmış bir ağızlıkla öttürülür.

            Orta Asya ve Azerbaycan’da “balaban” adıyla tanınan Türkiye’de özellikle Erzurum bölgesinde yaygın bir çalgı olan “mey” daha çok erik ağacından yapılır.

            İslamiyetten önceki dönemde belli başlı Türk çalgıları: Davul, tunçtan yapılmış kus (kos)ler, yaylı-yaysız kopuz çeşitleri, çeşitli düdükler, “sıbızgı” denilen kavallar başta gelen çalgılardı.

            İlk Türk çalgılarının oluşumunda doğal çevre koşullarının ve buralarda bulunabilen maddelerin kullanıldığı görülür. Bunlar, ağaçlar, tel yapmaya elverişli mahalli bitkiler, çeşitli hayvan bağırsakları, at kuyruğu, hayvan derileri, boynuz, kuş kanadı, kaval kemikleri gibi maddelerdir.

VURMALI ÇALGILAR

            Tüm dünyada olduğu gibi Türk çalgılarının da ilk tipleri “vurmalılar”dır. İsimlerini, çıkardıkları seslerden aldıkları tahmin edilebilir. Türk’ler tarafından yüzyıllardır kullanılan vurmalı çalgıların genel adı: nakkare ve tabl idi. Mevlevilerin kutsal çalgısı kudum’e Mevlana zamanında ender rastlanır. Vurmalı çalgı olarak def’in yanı sıra iki çanaktan meydana gelen ve üzeri deve derisi ile kaplanan “kudüm”e ihtiyaç duyulduğu bazı kaynaklarda da bu çalgının Mevlana tarafından bulunduğu ifade edilmektedir.

            Türk’lerde “tuğ” ve “davul” devletin ayrılmaz parçasıydı. Kös, 18. yy’daki orkestralarına bazı değişikliklerle ana vurmalı çalgı olarak girmiştir. İstanbul Askeri Müzesi’nde bulunan “kös” 1596 Zigetvar seferinde Kanuni’nin ordusundaki mehter takımında kullanılmış, yüksekliği 120 cm, çapı 130 cm olup bir “fil kösü”dür.

            Türk’lerde çeşitli boylardaki vurmalı çalgıların isimleri şöyledir: “Kuş davulu, tabluga, demdeme, balaban, kaplan, dümbelek, darbuka, nakkare, çifte nara, tüngör şeman davulu, dembelek, cura davul, çangana, çaksın kasnak, çambara, çıbık, çöğen, def, kaba davul, kaşık v.b... gibi vurmalı çalgılar içinde kullanışındaki kolaylık, ... ve ürkütücü sesi nedeniyle Türk’ler tarafından çağlar boyunca askeri amaçlarla kullanılan davulun halay benzeri oyunlarda da coşturucu olarak kullanıldığına sıklıkla rastlanmaktadır.

            Mey”de balaban da olduğu gibi, ağzındaki kamış ağızlık vasıtasıyla ses verir. Üstte sekiz deliği, altta, tek delik bulunmaktadır. Geleneksel Türk üflemeli çalgılardan “Mızmar, tulum, miskal, çığırma nefir, madeni borular” sayılabilir.

TELLİ ÇALGILAR

            Üretilen ilk telli çalgılar da “tel” yerine mahalli bitkiler, bağırsak, kıl gibi organik maddeler kullanılmıştır. Antik Çağ’da Yunan ve Roma’nın “Iyra” ve “Khtard” bunlardan geliştiği sanılan “Pandura” en önemli telli çalgılardır. Orta Asya Türk Dünyası’nda küçük armudi gövdeli, uzun saplı, büyük gövdeli kısa saplı “Kopuz”lar üretilmiştir. Tüm Dünya’da diğer tür çalgılara oranla, daha gözde çalgı türü telli çalgılardır. Türk’lerde telli çalgılar anıldığında ilk akla gelen çalgı “Kopuz” dur.

            İlkel tanburdan esinlenerek yapılmış, çalgılar arasında “ud, kopuz, çöğür, bağlama” tipi çalgıları saymak mümkündür. Türk’lerde uzun saplı olarak en yaygın çalgı ailesi “Bağlama” dır.

YAYLI ÇALGILAR

            Telli çalgıların yayla çalınanlarına Türk’lerde oldukça sık rastlanmaktadır. Bunların genel adı “Iklığ, Rebab, Kemençe” dir.

            Yaylı çalgıların kökenine inildiğinde Orta Çağ’dan daha gerilere gidilememektedir.

            Türk ve İslam dünyasındaki yayla çalınan diğer bir çalgı da “Rebab”dır. Rebab, Arapça kökeninden yayla çalınan telli çalgıların tümüne verilen isimdir.

            Rebab, ortaya çıkışından beri yedi değişik şekilde görülmektedir.

1.      Dikdörtgen Rebab

2.      Yuvarlak Rebab

3.    Armud Şekilli Rebab

4.      Beyzi (kayığa benzer gövdeli) Rebab

5.      Yarım küre Şeklinde Rebab

6.      Tambur Rebab

7.      Açık Tekneli Rebab

                                                            

             Halen aynı kültür mirasının devamı olarak Anadolu’da yaylı çalgılar şöyle sıralanabilir:

A. Türk Halk Müziğinde Kullanılanlar :

Klasik Türk Müziğinde kullanılan en önemli Türk yaylı çalgısı yarım küre şeklinde yapılan uzun saplı yaylı tambur veya rebab gibi sazların yanında Kontrabas Viyolansel, kemanlar kullanılmaktadır. Türk Halk Müziğinde ise; kabak kemane, Türkmen kemençesi, gıvgı, gıygırak, Karedeniz kemençesi, gıcek gibi çalgılar kullanılmaktadır.

AÇIK TELLİ ÇALGILAR                              

Açık  telli çalgılar Türklerde oldukça yaygındır. Bunlar bir ağaç veya tekne üzerine teller takılmasıyla dikey ve yatay olarak çalınırlar. Bu tür çalgıların atasının ismi “Yatugan”dır. Yalnızca Türkçe konuşan kavimlerde görülür.

Çeşitli Türk kaynaklarında “yatugan” ismine yakın olarak “yatağ, yatkan, yatağan, caldırgan, çetigen, çatugan” şeklinde geçen, günümüzde yatık çalgılardan sadece “kanun ve santur” dur. Dikey olarak çalınan çalgıların en ünlüsü, “çegn” olup günümüz Batı orkestralarında kullanılan “arp” ın yakın akrabası ve ilkek şeklidir.

“Yatagan” türü çalgının çekiştirilmesiyle “Kanun  Somur” tipi çalgılar oluştu. “Kanun” sözcüğü daha çok batı Türk’lerinde yaygındı.

Dünyada değişik çağ ve zaman süreci içinde geniş bir sahada Çin’den Orta Avrupa’ya, Sibirya’dan Kuzey Afrika’ya kadar hakimiyet kuran Türkiye, tarihi zenginliklerine paralel gelişme gösteren, kültür zenginliği çerçevesinde çalgı türleri açısından erişilmez bir özellik arz ettiği görülmektedir. Kendi milli kültürleriyle yaşadıkları, yeni sentezler yaratan Türk’ler Anadolu’ya gelinceye kadar geliştirdikleri değişik türdeki çalgıları sürekli yenilemişlerdir. Kopuzun bağlamaya, Yatugan‘ın kanun ve santur’a dönüşmesi gibi Sıbızgı da “sipsi” olarak hassasiyet bulmuştur.          

webmaster@golhisar.com